Nisan Ayı, on yaşındayım.
On yaşında olmak acayip güzel bir şey, sekiz değil on
iki değil.. Baya düz on yaşındayım.
Mahallede, evimizin az aşağısında neden boş olduğunu hiç
anlayamadığım, ama değişen onca şeye rağmen hâlâ boş kalabilmeyi başarabilmiş,
ot çöp dolu bir arazi var.
Güneşin yüz görümlüğü, ‘gocuk’ların ‘hurç’ lara tepilip
gardroplara kaldırıldığı zamanlar, güzel zamanlar..
Soğuk günler hüzünlü falan değildi o zamanlar, ‘gocuk’
vardı, kafamız rahattı.
Böyle zamanlarda o arazide uçurtma uçurmak farz değilse de
vacip diye düşünüyoruz mahallenin esmer tenli cırtlak sesli veletleriyle. O
sıralar kim piyasaya sürdüyse hazır uçurtmalar çıktı, parası neyse veriyorsun
al götür uçur. Uğraşmıyorsun hiç kıl tüy işlerle.
Hoparlörlerinde günde tam 28 defa “Bethoveen – Für Elise”
çalan açık kahve güzel okulumun (o rengi kim seçtiyse, onlarca nesli ilim
irfandan soğuttu) yanında izbe bir çarşı var. Bu çarşıda da böyle piyasaya yeni
çıkan ne kadar gereksiz zımbırtı varsa getirip vitrine koyan çakal ötesi bir
kırtasiye.
Kaçar mı hiç, o hazır uçurtmalardan da getirmiş koymuş o
sene, it herif! Geliyoruz gidiyoruz
gözümüz kalıyor birader, renkli falan böyle resimli mesimli..
Bir de uçurtmayı kendin yaptığında ayarı tutturamazsan o
hazin çakılma sahnesini oturur izlersin, ipi sal-çek yapayım derken ip
dikenlere dolanır düğüm olur falan. Bunda öyle bir dert de yok.
O ara babam yurtdışında çalışıyor, gitti mi 5-6 ay gelmiyor.
Durum böyle olduğundan ben de parayı har vurup harman savuramıyorum tabi, annem
cebime ne koyduysa o. Nereye alıyorsun hazır uçurtma hey yavrum hey..
Baktım olacak gibi değil, bize yar olmayacak alaca renkli
hazır uçurtmalar, ne kadar birikmişim varsa gömdüm son kuruşuna kadar çıtaya
ipe naylona, daha güzelini yapmaya ar ettim bu sefer.
Oturdum uğraştım günlerce; ölçüyorum biçiyorum, bağlıyorum
çözüyorum, olmuyor tekrar başa sarıyorum…
Çakılırsa dönüşü yok çünkü biliyorum
ya, o sahnenin yaşanmaması lazım.
Vakti geliyor sonunda, el emeği göz nuru güzel uçurtmamı
sırtlanıp bizim boş araziye doğru yol alıyorum.
Yolda bir isim düşünüyorum.
Rosalinda’ya karşı boş değilim o ara, ”Rosalinda” olsun adı.
İtin oğlu Fernando José, Neyse…
Bilmeyen varsa anlatayım, uçurtmayı biri havada tutar, sen
elinde iple uzaklaşırsın, uzaklaşırsın… Mesafenin kâfi olduğuna kanaat
getirdiğinde durur rüzgârı beklersin. Ağaçların yapraklarını izlersin, yerdeki
otları…
“İpi sal laan, ipi saal !”
Ben saldıkça o gidiyor, süzüle süzüle gidiyor maviye..
Başka hiçbir şeyin uzaklaşması, gözden kaybolacak kadar
uzaklaşması bu kadar sevindirmez insanı.
Dürtmüşüm hazır uçurtmasını.. Şu
güzelliğe bak kardeşim!
İp sona dayanana
kadar bıraktım, oturdum seyrediyorum. Hayatımın en keyifli anlarından biri
belki de… Tam o sıra, bir şey oldu. O an içimden geçenler üzerine ne cümleler
kurar, ne aforizmalar dökerim buraya ama yeterince tırnak içinde duygusal
bombardımana maruz kaldığınızı hesaba katarak es geçiyorum.
Islığın onda biri ince bir ses, bir boşluk; ip koptu, Rosalinda apartmanlar arasında gözden kayboldu.
“Telaş”ın karşılığına
bu cümlemi de eklesin TDK.
Nasıl aradım bilemezsiniz; en yüksek yerlere
tırmanıyorum, sokak sokak dolanıyorum, bina çatılarında, elektrik tellerinde…
Yok..
Ben o boğazıma dizilmiş sevinçle yana döne dolanırken hava karardı,
akşam ezanı okundu, arkama baka baka eve döndüm. Baharın geri kalanı da arazideki
çocukları izlemekle geçti.
Yenisi yapılırdı yapılmasına ama, derdim o değil.
Yirmi ikimdeyim, telaş yine aynı telaş.
Hâne hâne geziyorum bildiğim sokakları.
Diyeceğim; avcumuzda kırmızı yumaklarla hafif bir esinti gözledik her daim, rüzgâr ne zaman sert esse bir şeyler götürdü
bizden.
Cebimizde birikmiş son ümit, heyecanlı ellerle resmedilmiş güzellik.
“..Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya”
Hava karardı, akşam ezanı okunuyor.
Keşke ipler biraz daha sağlam olsaydı...





