11 Mart 2013 Pazartesi

Su içilen çeşmelere çamur sıçrattık..


Tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu.” Palahniuk / Gösteri Peygamberi




Bu yazıda anlatılanlar, kişiler ve kurumlar tamamen gerçektir..

Uyanıyorum..

Yüzüme, alabildiğine insanı hafifleten ve güzel hissettirebilecek bir esinti vuruyor, sanırım babaannem camı açmış. Altında sağa sola dönmekte zorlandığım yün yorganı güç bela üzerimden atıyorum ve kafamı camdan dışarı uzatıyorum. Dedem bahçede küreğin sapını sağlamlaştırmakla meşgul..

İçerisinde bir yığın leğen, sepet, bidon vs. bulunan Hacı Şakir kokulu banyomuza gidiyorum. Yüzümü yıkarken bir yandan da dedemin önceki gün traş ettiği (kırptığı desek daha doğru olur) kafamın tümsekli yapısına gözüm takılıyor. Önlerde taranacak kadar bıraksa iyiymiş…

Mutfaktan güzel kokular geliyor.. ‘Bakalım babaannem yine ne harikalar yaratmış’ diyerekten yanına gidiyorum, anlaşılan kahvaltımız 3 günde bir denk gelen sucuklu köy yumurtası.

Televizyonda Mehtap TV diye bir kanal açık ve sakallı bir dayı mütemadiyen ‘fâni, ahiret, nefis’ gibi kelimelerden dem vuruyor. Benim o sıra tek derdim  Tsubasa’nın gol atıp atmadığı olduğundan kanalı değiştiriyorum. Çay ve sucuklu yumurta eşliğinde Tsubasa keyfi, nefisle şimdilik bi işimiz yok gibi…

Her gün saat 9 buçukta köy camiinde kuran kursuna gidiyoruz ‘bebeler’le. “Cüz” adında 20 yıl öncesinden kalma, kapağı yırtılmış bir kitapçıktan Arapça harfler ezberlemeye çalışıyorum kahvaltı sonrasında, Cami’de rezil olmayalım sonra… Boşluktan sıkıldığım zamanlarda da kendime tahta çubuklardan bıçakla oyarak kalemler yapıyorum, sanat güzel şey vesselam. Vakit geldiğinde yeşil kumaş bir çantaya cüzü ve kalemleri koyup boynuma asıyorum.

 Bazı varlıkların belden yukarıda taşınması gerekiyormuş ilk o zamanlarda öğreniyorum.

Kapının önünde kendi spor ayakkabılarım duruyor ama çamur olmasın diye babaannemin lastik ayakkabılarını giyiyorum. Bu ayakkabıların üzerinde bağcık desenleri vardır, ama lastik ve son derece rahatsız edici olduğu gerçeğini değiştirmiyor, giyip çıkarması kolay bir de.



Yolda deli Emine’yi görüyorum. Bu kadın sürekli kendi kendine konuşan ve birşeylere söven bir kadın. Küfür meselesinde üzerine tanımam. Babannem her gün bu kadına yemek gönderirdi benim aracılığımla. Bana bir şey sormasın diye aşağı yoldan gitmeye karar veriyorum ( Bu arada bu kadın beni geçen sene gördüğünde ‘hatunun nerede onu da getirdin mi’ diye sordu, hüzünlendim lan.. Evlilik çağımız gelmiş anlaşılan. ) Camiye gittiğimde bizimkiler ‘Zıldır zımba’ oynamaya çoktan başlamış, ben de dahil oluyorum.

Burada sanırım ‘zıldır zımba’ oyununu biraz anlatmam gerekiyor. Bu oyun sadece camide oynanır cinsten.  Bir ebe vardır ve ‘zıldır zımba bir kii üç..’ diyerekten tek ayak üzerinde sekerek diğer elemanları kovalar. Birini yakalayacak olursa yakalanan kişi hocanın kürsüsüne varana kadar tekme tokat dövülür. Ebenin iki ayağı yere değecek olursa da aynı dayaktan nasibini alır. Yani anlayacağınız her gün birbirini döven can ciğer kardeşlerdik ve camiler bizim için sadece namaz kılınıp dua edilen yerler değildi.

Sonra bir ara hoca ve köyün kızları da geliyor. Kimse ‘kızlarla konuşmak yasak’ demedi ama biz niyeyse öyle olduğu kanaatindeydik, pek tanıyamadık birbirimizi. Günün geri kalanında da ne yaptıkları hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Herkes sıraya diziliyor, nizami bir yuvarlak oluşturup mutlak sessizliğin sağlanmasını bekliyoruz. Hoca biraz muhabbetten sonra harfleri okutmaya başlıyor:

Ayın, Ğayın…

Bazı harfleri öyle bir telaffuz ediyor ki ben yapmaya çalışsam büyük ihtimal sucuklu yumurtadan herkes nasibini alır..

Kurs bitiyor evlere dağılıyoruz. Dönüş yolunda çeşmenin oralarda biraz oyalanıyorum. Kafam 3 numara traşlı olduğundan öğlen sıcağında çeşmenin altına sokmak büyük keyif. Ortalıkta amaçsızca dolanan kurbağalara karşı da cani bir ruh besliyorum o sıralar, hiç sevimli gelmiyorlar bana.. Onları falan tekmelemeye çalışıyorum. Bu arada kurbağa demişken ‘Survivor Taner’ in hayvanlar alemi belgeselinden bir alıntı yapayım kültürünüz artsın : “3T Genel kültür dersi hayvanlar alemi, Kurbağalar : Vücutları tıknazdır Kuyrukları yoktur. Ömrü 10-40 yıl arası, japonyada yiyorlar siz denemeyin”

Evin kapısında dedemin yere çaktığı çamurluk var, ayakkabıları orada çamurdan arındırıyorum. Öğlen sıcağı başıma vurduğundan pek dışarılarda dolanasım yok, televizyonlu odaya atıyorum kendimi. Dedem yan odada av tüfeğini temizlemekle meşgul. Televizyonun üstünde Dedemlerin Hac’dan getirdiği, ezan okuyan cami şeklinde bir saat var; kurcalamaya başlıyorum. İçindeki ezan kasedini çıkarıp yerine evdeki 3 kasetten biri olan “Cengiz Kurtoğlu”nu yerleştiriyorum ve ‘play’ tuşuna basıyorum. Artık minarelerden “Dönmesen de geri, fark etmez artık” nidâları yükseliyor. Günah bende mi yoksa “Azan Clock” u icat eden adamda mı bilmem.



Bu tarz kasetçalar aletlerde bir şey çalarken ‘ileri sardırma tuşu’na hafifçe dokunursanız kaset hızlı bir şekilde çalmaya başlıyor, Cengiz ağabey’in sesi inceliyor.. Sesin böyle çıkması acayip hoşuma gidiyor..
Piçlik yapıp şarkını bok ettiğim için özür dilerim Cengiz ağabey. O sıralar birilerinin geri dönüp dönmemesi pek umurumda değildi aslına bakarsan. Ne demek istediğini şu sıralar idrak edebiliyorum sanırım..

Günün ilerleyen saatlerini de anlatırdım ama canınız sıkıldı anlaşılan..

Bu anlattıklarım yaşadığım güzel zamanlardan, size pek de güzel gelmeyecek bir kesitti. Çocukluğumda yaz tatillerimi bağ evimizde geçirirdim ve o zamanlar yaşamaktan aldığım keyfi bir daha hiç tadamadım. Bunun sebebi belki de oraların yaratılıştan beri aynı kalmış olması, benim de bazı insan eli değmemiş güzelliklere şahit olabilmemdi, bilmiyorum. Ama orada mutlu olabilmek için para harcamanız veya birilerine birşeyler kanıtlayacak statülerde olmanız gerekmezdi, zaten isteseniz de yapamazdınız.

Her neyse..

İlerleyen zamanlarda yine böyle yersiz anılar sunabilirim. Böyle zamanlar bir daha yaşanabilecek mi bilmiyorum ama pek de mümkün görünmüyor. Yazının başında alıntı yaptığım Chuck reis’in de dediği gibi insanın sevdiği her şey yavaş yavaş yok olmaya mahkum anlaşılan.

Fazla uzatmayayım..

Ara sıra böyle kendimi sorguluyorum, varoluş sebebimiz, olmamız gereken ve şu an olduğumuz noktalar falan..

aslında pek ara sıra denemez..

Oğlum diyorum, ne işimiz var burada lan biz n’apıyoruz neyin peşindeyiz ?

Size de tavsiye ederim, sıyırmaya bire bir..

 Şimdi aşağı ineceğim ve kahve makinesine bozuk para atıp şeker seçimimi tuşlayacağım, ardından ‘alabilirsiniz’ yazısını gördüğümde kahvemi alıp dışarıda bir iki tur atacağım.

“Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda, iklim değişir Akdeniz olur”

Biz yine de gülümseyelim..

Selametle…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder