“Tanrı’nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve
sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum
altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir
gün öleceği oldu.” Palahniuk / Gösteri Peygamberi
Bu yazıda anlatılanlar, kişiler ve
kurumlar tamamen gerçektir..
Uyanıyorum..
Yüzüme, alabildiğine insanı
hafifleten ve güzel hissettirebilecek bir esinti vuruyor, sanırım babaannem
camı açmış. Altında sağa sola dönmekte zorlandığım yün yorganı güç bela üzerimden
atıyorum ve kafamı camdan dışarı uzatıyorum. Dedem bahçede küreğin sapını
sağlamlaştırmakla meşgul..
İçerisinde bir yığın leğen, sepet,
bidon vs. bulunan Hacı Şakir kokulu banyomuza gidiyorum. Yüzümü yıkarken bir
yandan da dedemin önceki gün traş ettiği (kırptığı desek daha doğru olur)
kafamın tümsekli yapısına gözüm takılıyor. Önlerde taranacak kadar bıraksa
iyiymiş…
Mutfaktan güzel kokular geliyor..
‘Bakalım babaannem yine ne harikalar yaratmış’ diyerekten yanına gidiyorum,
anlaşılan kahvaltımız 3 günde bir denk gelen sucuklu köy yumurtası.
Televizyonda Mehtap TV diye bir
kanal açık ve sakallı bir dayı mütemadiyen ‘fâni, ahiret, nefis’ gibi kelimelerden
dem vuruyor. Benim o sıra tek derdim Tsubasa’nın
gol atıp atmadığı olduğundan kanalı değiştiriyorum. Çay ve sucuklu yumurta
eşliğinde Tsubasa keyfi, nefisle şimdilik bi işimiz yok gibi…
Her gün saat 9 buçukta köy camiinde
kuran kursuna gidiyoruz ‘bebeler’le. “Cüz” adında 20 yıl öncesinden kalma, kapağı
yırtılmış bir kitapçıktan Arapça harfler ezberlemeye çalışıyorum kahvaltı
sonrasında, Cami’de rezil olmayalım sonra… Boşluktan sıkıldığım zamanlarda da
kendime tahta çubuklardan bıçakla oyarak kalemler yapıyorum, sanat güzel şey vesselam.
Vakit geldiğinde yeşil kumaş bir çantaya cüzü ve kalemleri koyup boynuma
asıyorum.
Bazı varlıkların belden yukarıda taşınması
gerekiyormuş ilk o zamanlarda öğreniyorum.
Kapının önünde kendi spor
ayakkabılarım duruyor ama çamur olmasın diye babaannemin lastik ayakkabılarını
giyiyorum. Bu ayakkabıların üzerinde bağcık desenleri vardır, ama lastik ve son
derece rahatsız edici olduğu gerçeğini değiştirmiyor, giyip çıkarması kolay bir
de.
Yolda deli Emine’yi görüyorum. Bu
kadın sürekli kendi kendine konuşan ve birşeylere söven bir kadın. Küfür
meselesinde üzerine tanımam. Babannem her gün bu kadına yemek gönderirdi benim
aracılığımla. Bana bir şey sormasın diye aşağı yoldan gitmeye karar veriyorum (
Bu arada bu kadın beni geçen sene gördüğünde ‘hatunun nerede onu da getirdin
mi’ diye sordu, hüzünlendim lan.. Evlilik çağımız gelmiş anlaşılan. ) Camiye
gittiğimde bizimkiler ‘Zıldır zımba’ oynamaya çoktan başlamış, ben de dahil
oluyorum.
Burada sanırım ‘zıldır zımba’
oyununu biraz anlatmam gerekiyor. Bu oyun sadece camide oynanır cinsten. Bir ebe vardır ve ‘zıldır zımba bir kii üç..’
diyerekten tek ayak üzerinde sekerek diğer elemanları kovalar. Birini
yakalayacak olursa yakalanan kişi hocanın kürsüsüne varana kadar tekme tokat
dövülür. Ebenin iki ayağı yere değecek olursa da aynı dayaktan nasibini alır.
Yani anlayacağınız her gün birbirini döven can ciğer kardeşlerdik ve camiler
bizim için sadece namaz kılınıp dua edilen yerler değildi.
Sonra bir ara hoca ve köyün kızları
da geliyor. Kimse ‘kızlarla konuşmak yasak’ demedi ama biz niyeyse öyle olduğu
kanaatindeydik, pek tanıyamadık birbirimizi. Günün geri kalanında da ne
yaptıkları hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Herkes sıraya diziliyor, nizami bir
yuvarlak oluşturup mutlak sessizliğin sağlanmasını bekliyoruz. Hoca biraz
muhabbetten sonra harfleri okutmaya başlıyor:
Ayın, Ğayın…
Bazı harfleri öyle bir telaffuz
ediyor ki ben yapmaya çalışsam büyük ihtimal sucuklu yumurtadan herkes nasibini
alır..
Kurs bitiyor evlere dağılıyoruz.
Dönüş yolunda çeşmenin oralarda biraz oyalanıyorum. Kafam 3 numara traşlı
olduğundan öğlen sıcağında çeşmenin altına sokmak büyük keyif. Ortalıkta
amaçsızca dolanan kurbağalara karşı da cani bir ruh besliyorum o sıralar, hiç
sevimli gelmiyorlar bana.. Onları falan tekmelemeye çalışıyorum. Bu arada
kurbağa demişken ‘Survivor Taner’ in hayvanlar alemi belgeselinden bir alıntı
yapayım kültürünüz artsın : “3T
Genel kültür dersi hayvanlar alemi, Kurbağalar : Vücutları tıknazdır Kuyrukları
yoktur. Ömrü 10-40 yıl arası, japonyada yiyorlar siz denemeyin”
Evin kapısında dedemin yere çaktığı çamurluk var,
ayakkabıları orada çamurdan arındırıyorum. Öğlen sıcağı başıma vurduğundan pek
dışarılarda dolanasım yok, televizyonlu odaya atıyorum kendimi. Dedem yan odada
av tüfeğini temizlemekle meşgul. Televizyonun üstünde Dedemlerin Hac’dan
getirdiği, ezan okuyan cami şeklinde bir saat var; kurcalamaya başlıyorum.
İçindeki ezan kasedini çıkarıp yerine evdeki 3 kasetten biri olan “Cengiz
Kurtoğlu”nu yerleştiriyorum ve ‘play’ tuşuna basıyorum. Artık minarelerden
“Dönmesen de geri, fark etmez artık” nidâları yükseliyor. Günah bende mi yoksa
“Azan Clock” u icat eden adamda mı bilmem.
Bu tarz kasetçalar aletlerde bir şey çalarken ‘ileri
sardırma tuşu’na hafifçe dokunursanız kaset hızlı bir şekilde çalmaya başlıyor,
Cengiz ağabey’in sesi inceliyor.. Sesin böyle çıkması acayip hoşuma gidiyor..
Piçlik yapıp şarkını bok ettiğim için özür dilerim
Cengiz ağabey. O sıralar birilerinin geri dönüp dönmemesi pek umurumda değildi
aslına bakarsan. Ne demek istediğini şu sıralar idrak edebiliyorum sanırım..
Günün ilerleyen saatlerini de anlatırdım ama canınız
sıkıldı anlaşılan..
Bu anlattıklarım yaşadığım güzel zamanlardan, size
pek de güzel gelmeyecek bir kesitti. Çocukluğumda yaz tatillerimi bağ evimizde
geçirirdim ve o zamanlar yaşamaktan aldığım keyfi bir daha hiç tadamadım. Bunun
sebebi belki de oraların yaratılıştan beri aynı kalmış olması, benim de bazı
insan eli değmemiş güzelliklere şahit olabilmemdi, bilmiyorum. Ama orada mutlu
olabilmek için para harcamanız veya birilerine birşeyler kanıtlayacak
statülerde olmanız gerekmezdi, zaten isteseniz de yapamazdınız.
Her neyse..
İlerleyen zamanlarda yine böyle yersiz anılar
sunabilirim. Böyle zamanlar bir daha yaşanabilecek mi bilmiyorum ama pek de
mümkün görünmüyor. Yazının başında alıntı yaptığım Chuck reis’in de dediği gibi
insanın sevdiği her şey yavaş yavaş yok olmaya mahkum anlaşılan.
Fazla uzatmayayım..
Ara sıra böyle kendimi sorguluyorum, varoluş
sebebimiz, olmamız gereken ve şu an olduğumuz noktalar falan..
aslında pek ara sıra denemez..
Oğlum diyorum, ne işimiz var burada lan biz n’apıyoruz
neyin peşindeyiz ?
Size de tavsiye ederim, sıyırmaya bire bir..
Şimdi aşağı
ineceğim ve kahve makinesine bozuk para atıp şeker seçimimi tuşlayacağım,
ardından ‘alabilirsiniz’ yazısını gördüğümde kahvemi alıp dışarıda bir iki tur
atacağım.
“Belki
şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılarda, iklim değişir Akdeniz
olur”
Biz yine de gülümseyelim..
Selametle…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder