13 Mart 2013 Çarşamba

Heyecanlansaydık..


"Toplum kendi teknolojisinin bir ürünü haline geldiğinde kendi kendisini yok eder." Neale Donald WALSCH,  Tanrı ile Sohbet



Bazen ‘çok yanlış zamana denk geldik’ diyorum.

Şu an bu yazıyı okuduğunuza göre, siz de beyaz ışığı gözlerinizi kan çanağına çeviren bir dikdörtgenin karşısındasınız.

Muhtemelen oturduğunuz yerde şöyle bir geriye yaslansanız, vücudunuzun kireçlenmeye yüz tutmuş tüm kemikleri feryat edecek.

Şarkılarda anlatılanları veya melodileri çok umursadığınızdan değil, bir gürültü olsun yalnız hissetmeyesiniz diye de hafiften bir müzik çalıyordur arka fonda. Bende şu an ‘Orhan Gencebay – Dilenci ’ çalıyor. Kendi sesinden ama.

Keşke müzik dinlemek bu kadar kolay olmasaydı…

Yanınızda yörenizde birileri varsa muhtemelen o da benzer şeyler yapıyor.

Kettle’a su koyuyoruz 1 dakikada kaynıyor, bardağa koyup içine bir toz atıyoruz kahvemiz hazır. Kimsenin orta şekerli bir türk kahvesi pişirmek için kaybedecek zamanı yok çünkü.

Keşke kahve içmek bu kadar kolay olmasaydı…

Dünyada neler olduğu aslında pek umurumuzda değil, nasıl olsa 2 gün sonra başka bir şey olacak ve muhtemelen bugün olandan çok da farklı değil. Ama yine de nerede yaşadığımızı bilelim değil mi, üç beş haber okumak lazım. Evet… Hadise’nin makyajlı ve makyajsız hallerini de gördüğümüze göre dünyadan yeterince haberdar olduk, bu günlük yeter.

Keşke haber almak bu kadar kolay olmasaydı…

Bir zamanlar sokakta 5-6 saat aylaklık yaptıktan sonra hala konuşacak birşeyler bulabildiğimiz çocukluk arkadaşımızı özledik belki de.. O da ‘online’ mış tesadüfe bak.  Dur bi yazayım;

-Nabıyon la ?
-Naabim takılıyorum öyle.. sen nabıyon ?
-Naabim aynı…

O da aynıymış işte ne yapsın..

Keşke çocukluk arkadaşımın halini hatırını sormak bu kadar kolay olmasaydı…

Bu liste uzar.

Geçenlerde bu durumlardan çok sıkıldım ve gece saat 1 sularında kendimi dışarı attım. Yurttan dışarı çıkabilmek için “güvenliğin ‘oğlum yapma etme’ uyarılarını iplemedim, gecenin bu saatinde zağar gibi dolanmak için sokağa çıkıyorum” yazılı bir kağıdı imzaladım. Benimle aynı kaderi paylaşan bir kardeşimle birlikte, o saatlerde hastanede refakatçilik yapan arkadaşımızın yanına muhabbet etmeye gittik. Giderken de çiftlik’ten üzüm suyu ve plastik bardak aldık.

Ayık adamlarız lan ayyaşlıkla falan işimiz olmaz maksat muhabbet…

Ertesi gün yurt müdürü yanına çağırdı ve bu şekilde devam edersem uzaklaştırma cezası alacağımdan, herkes böyle yaparsa güvenliği sağlayamayacaklarından falan bahsetti.

“Çok fazla kanun olduğu için boka batmanın bin bir türlü yolu vardı.”

 Maksadım uzaklaşmak olduğu için uzaklaştırma cezası almam da felaket bir ironi…

Şu an da gidip bir yerlerde ufak bir ateş yakmak, oturup izlemek istiyorum çok bir şey değil. Yakınlarda  bunu yapabileceğim herhangi bir yer yok maalesef. Sonra dünyayı tutuştururuz falan maazallah.

Ne bileyim işte..

Ateş yakabilmek kolay olsaydı mesela..

Sevdiğimiz kızın resmine instagramdan falan bakamasaydık da, gidip camının önünde 1-2 saat bekleseydik bitaraflarımız donsaydı..

Annemize mektup yazabilseydik,

Güvercinler bizden bu kadar korkmasaydı,

“Yeni bir film gelmiş” diyebilseydik..

heyecanlansaydık...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder