"Toplum
kendi teknolojisinin bir ürünü haline geldiğinde kendi kendisini yok eder." Neale Donald WALSCH, Tanrı
ile Sohbet
Bazen ‘çok yanlış zamana denk geldik’ diyorum.
Şu an bu yazıyı okuduğunuza göre, siz de beyaz ışığı
gözlerinizi kan çanağına çeviren bir dikdörtgenin karşısındasınız.
Muhtemelen oturduğunuz yerde şöyle bir geriye yaslansanız,
vücudunuzun kireçlenmeye yüz tutmuş tüm kemikleri feryat edecek.
Şarkılarda anlatılanları veya melodileri çok umursadığınızdan
değil, bir gürültü olsun yalnız hissetmeyesiniz diye de hafiften bir müzik
çalıyordur arka fonda. Bende şu an ‘Orhan Gencebay – Dilenci ’ çalıyor. Kendi sesinden
ama.
Keşke müzik dinlemek bu kadar kolay olmasaydı…
Yanınızda yörenizde birileri varsa muhtemelen o da benzer şeyler
yapıyor.
Kettle’a su koyuyoruz 1 dakikada kaynıyor, bardağa koyup
içine bir toz atıyoruz kahvemiz hazır. Kimsenin orta şekerli bir türk kahvesi
pişirmek için kaybedecek zamanı yok çünkü.
Keşke kahve içmek bu kadar kolay olmasaydı…
Dünyada neler olduğu aslında pek umurumuzda değil, nasıl
olsa 2 gün sonra başka bir şey olacak ve muhtemelen bugün olandan çok da farklı
değil. Ama yine de nerede yaşadığımızı bilelim değil mi, üç beş haber okumak
lazım. Evet… Hadise’nin makyajlı ve makyajsız hallerini de gördüğümüze göre
dünyadan yeterince haberdar olduk, bu günlük yeter.
Keşke haber almak bu kadar kolay olmasaydı…
Bir zamanlar sokakta 5-6 saat aylaklık yaptıktan sonra hala
konuşacak birşeyler bulabildiğimiz çocukluk arkadaşımızı özledik belki de.. O
da ‘online’ mış tesadüfe bak. Dur bi
yazayım;
-Nabıyon la ?
-Naabim takılıyorum öyle.. sen nabıyon ?
-Naabim aynı…
O da aynıymış işte ne yapsın..
Keşke çocukluk arkadaşımın halini hatırını sormak bu kadar
kolay olmasaydı…
Bu liste uzar.
Geçenlerde bu durumlardan çok sıkıldım ve gece saat 1
sularında kendimi dışarı attım. Yurttan dışarı çıkabilmek için “güvenliğin ‘oğlum
yapma etme’ uyarılarını iplemedim, gecenin bu saatinde zağar gibi dolanmak için
sokağa çıkıyorum” yazılı bir kağıdı imzaladım. Benimle aynı kaderi paylaşan bir
kardeşimle birlikte, o saatlerde hastanede refakatçilik yapan arkadaşımızın
yanına muhabbet etmeye gittik. Giderken de çiftlik’ten üzüm suyu ve plastik
bardak aldık.
Ayık adamlarız lan ayyaşlıkla falan işimiz olmaz maksat muhabbet…
Ertesi gün yurt müdürü yanına çağırdı ve bu şekilde devam edersem
uzaklaştırma cezası alacağımdan, herkes böyle yaparsa güvenliği
sağlayamayacaklarından falan bahsetti.
“Çok fazla kanun olduğu için boka batmanın bin bir türlü yolu vardı.”
Maksadım uzaklaşmak
olduğu için uzaklaştırma cezası almam da felaket bir ironi…
Şu an da gidip bir yerlerde ufak bir ateş yakmak, oturup
izlemek istiyorum çok bir şey değil. Yakınlarda
bunu yapabileceğim herhangi bir yer yok maalesef. Sonra dünyayı
tutuştururuz falan maazallah.
Ne bileyim işte..
Ateş yakabilmek kolay olsaydı mesela..
Sevdiğimiz kızın resmine instagramdan falan bakamasaydık da,
gidip camının önünde 1-2 saat bekleseydik bitaraflarımız donsaydı..
Annemize mektup yazabilseydik,
Güvercinler bizden bu kadar korkmasaydı,
“Yeni bir film gelmiş” diyebilseydik..
heyecanlansaydık...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder